Azgıncıklar

70’li yıllarda Türk sinemasında bir yumurcak furyası vardı. Gülmekten kırılıp geçerdiniz yumurcağın yaptığı sevimli yaramazlıklara. Şimdi ise gerçek hayatta bir azgıncıklar furyası var. Ama yaptıkları şeyler hiçte öyle gülünesi, eğlenilesi şeyler değil. Yönetimi ele geçirmiş durumdalar o bücür azgıncıklar. Kendini ifade etmeye başladıkları ilk günlerden itibaren ele geçiriyorlar yönetimi, sessiz, derinden, çaktırmadan. Gerek ağlayarak, gerek ayak direyerek, konuşamadıkları bebeklik dönemlerinde garip itiraz sesleri çıkartarak, ilerki yaşlarında ise kızarak, emirler vererek. Yörüngelerine, hatta boyunduruklarına alıyorlar anne babalarını, kullanarak onların çocukları oluşlarını. Çocuktur geçer, çocuktur büyür, akıllanır derken alıyorlar ellerine ipi, bir daha geri vermemek üzere.

Emin olun o azgıncıkların hiçbiri çocuk değil. Çocuk maskesi ardına saklanmış senden benden daha akıllı, daha büyük insanlar. Ve ne yaptıklarının, ne yapacaklarının, nasıl ele geçireceklerinin o kadar farkındalar ki! Hepsi bu konuda oldukça deneyimli, tecrübeli. En ufak bir açığınızı yakalar yakalamaz başlıyorlar içeri sızmaya. Aynı anda öyle çok evde boy göstermeye başladı ki bu azgıncıklar, organize olduklarına inanmaya başladım. Ama bu olanaksız. Birbirlerinden habersizler, birbirlerini tanımıyorlar. Peki, nasıl oluyor da aynı anda aynı tepkileri veriyorlar? 

Biz çocukken çocuklar yarı aptal sayılırdı. Zeka büyüdükçe gelişirdi. Çocuktur, anlamaz gözüyle bakılırdı. Ve gerçektende öyleydi. Şimdi çok farklı. Onlar bizim gibi değiller. Doğar doğmaz bile algıları o kadar açık ki.  Okul müfredatları bu çocukların düzeyinin çok çok altında artık.

Bizim çocukluğumuzdaki çocuklar değiller onlar. Bir değişim süreci yaşıyoruz. Ve bu sürecin canlı şahitleriyiz. Evlerde çocuk egemenliği yaşanıyor. Annenin babanın değil, çocuğun sözü geçiyor. Anne babalar çocuklarının etrafında pervane. Bizler büyürken anne babamızın bir kaş göz işaretinden anlardık ne demek istediğini. Şimdi çocuklar anne baba konumunda. Aman ağlamasın, aman sussun, istediği olsun, derken, derken geliniyor bu sona ne yazık ki! Ağlarım ha, yırtarım ortalığı. Zaaflarını öyle bir biliyorlar ki anne, babalarının.

2, 3 yaşlarında çocuk masada yemek yerken sandalyede ayakta durmayı adet edinmiş örneğin. Babası kesin kararlı, karışmayın, zedelenmesin kişiliği diyor. Ne desin anne bu durumda, karışamıyor. Farzı mahal değil, bu gerçekten uzun süre yaşanan bir olay. Ta ki 2 çocukları da büyüyene dek.

Sorarım sana baba bozuntusu, o 2 yaşındaki çocuk sandalyede ayakta durduğunda düşebileceğini bilebilir mi? Senin o masadaki ve onun hayatındaki fonksiyonun ne? Düştüğünde kaldıracak olan, ola ki hastaneye götürecek olan sen değil misin? Bunu bile öğretemeyeceksen çocuğuna o 30, 40 seneyi ne için yaşadın? Kitapta öyle yazıyormuş. Karışmayın çocuğa. Güler misin, ağlar mısın? İlahi adam! Kuran mı o kitap? Onu da yazan sen ben gibi bir âdemoğlu. Yere, zamana, duruma göre öyle çok şey değişebilir ki hayatta. Keşke kitaplarda yazıldığı kadar kolay olsa ama değil.

Astığı astık, kestiği kestik veletler var birde. Sözünün dışına çıkılamayan. Ne olursa olsun çocuğun dediğinin oldurulduğu evler. O ne derse o oluyor. Otur, otur, kalk, kalk. Anne baba çocuğun emrine amade. Peki sahip. Şaka değil, gerçek, gerçeğin tıpatıp aynısı. Evlerden uzak olsun. Eskiler gibi söyleyeyim, bizde eskidik ya. :) ‘Ne günlere kaldık?’ 

Anne babalar duygusallıklarına yenik düşüp hayatlarının idaresini hayat tecrübesi olmayan azgıncıklara bırakıyorlar. Onun izin verdiği yerlere gidiliyor, onun izin verdiği kişilerle görüşülüyor, onun istediği şekilde yaşanıyor. Bir süre sonra dengeler öyle birbirine karışıyor ki, evlilikler işin içinden çıkılamaz bir noktaya geliyor. Anne, anne olamıyor, baba ise baba. Gereken saygıyı göremiyorlar birbirlerinden ve çocuklarından. 

Bazı anneler her ne olursa olsun direnirken, bazı anneler çareyi tez günde uyduruktan bir iş bulup evden kaçmakta buluyor. Babalar eve geliş saatlerini her geçen gün biraz daha geç saatlere atıyor. Sonraları ise bir bahaneyle gelmemeye.

Hır, gür, hengâme, yapma, etme, dur sesleri. Evlerde çocuk terörü esiyor. Evliliklerinde sorun olduğu kanısına varılıp eşler boşanıyor. Ama asıl sorun azgıncığın önlenemez yükselişi. Hiç abartmıyorum. Ben birebir gözlemliyorum bunları. Onlar gemi azıya almadan siz onları hizaya alın derim ben. Yoksa bu işin sonu yok.

Hepimiz dikkatli olmalıyız çocuklarımız konusunda, çocuklarımızın eğitimi konusunda. Bir sürü başıboş çocuk yetişiyor. Hep kendi dediğinin yapılmasına alışmış, pohpohlanmış, uyumsuz veletler. Evlerde durum kurtarılabiliyor, susarak, dediğini yaparak. Peki ya dış dünyaya açıldıklarında neler olacak?

Annem der ki, ‘Çocuğum aziz, terbiyesi çocuğumdan aziz.’ Biz öğretmezsek, anne baba olamazsak çocuklarımıza, doğruyu eğriyi bu çocuklar kimden öğrenecekler? Evet, zekiler ama zeka ile bilgi çok farklı şeyler. Zekâlarını nasıl ve nerde doğru şekilde kullanacaklarını bilmiyorlar. Anne babaların gerekliliği burada ortaya çıkıyor. Onları doğru yönlendiren rehberler olmamız gerekiyor. Onlardan birer hilkat garibesi veya iyi insanlar yaratmak bizim elimizde. Ağacı ne tarafından budarsan diğer tarafının güçlenmesine yardımcı olursun. Bu kadar basit. Gereksizleri ve zararlıları budamamız gerek. Yapılması gereken bu. Onları derslerine, öğrenmeye, oyuna, yetmezse spora teşvik etmeliyiz. 

Onlarla bilgimizi, tecrübelerimizi paylaşmalı, yeri geldiğinde ‘Otur, oturduğun yere.’ Demeliyiz ki, ileriki hayatlarında çok fazla hüsrana uğramasınlar. Biz demezsek önünde sonunda birileri diyecek nasıl olsa. Üstelik onların söyleyişi bizim söyleyişimize de benzemeyecek. Kendinizin, çocuğunuzun iyiliği için dediklerimi bir düşünün. Yeri geldiğinde bırakın ağlamak istiyorsa ağlasın. Hep onun dediği olacak diye bir şart yok. Nasıl olsa susacak. Siz ağlamadan mı büyüdünüz?

Hır, gür, hengâme, yapma, etme, dur sesleri. Onlar gemi azıya almadan siz onları hizaya alın derim ben. Yoksa bu işin sonu yok.

Yorum yapın