Kadın ve Dayak

Cennet anaların ayakları altındadır.

                                                Hz. Muhammed

—‘Senin sadece kadına elin kalkar, gözün yiyorsa git te bir erkekle kavga et. Erkek gibi. Ben senin hiçbir erkekle kavga ettiğini, bir erkeği dövdüğünü görmedim. Gücün bana mı yetiyor?’ dedi.

Eğer bundan sonra bir daha kendine dokunacak, zarar verecek olursa polis çağıracağını söyledi.Kolu yen içinde değildi artık. Tırsmıştı orman ayısı, bir daha elini süremedi. Diliyle devam etti.

Çocukları ‘yapma baba’ diye ağlıyor, 5 yaşındaki kızı annesini korumak için annesinin önüne geçiyordu. Kocaman babasına karşı duruyor, bir yandan da laf yetiştirerek annesini korumaya çalışıyordu küçücük kız. Ne acınası, utanç verici bir manzara. Yediği tekmeden dolayı moraran bacağıyla yere basamıyor, bacağının acısına değil, kalan işlerini nasıl yapacağına ağlıyordu kadın. Ona muhtaç olan 3 küçük çocuğu vardı. Annelerinden başka kimsesi olmayan. Ertesi gün okula götürülmeyi, doyurulmayı bekleyen 3 küçük çocuk.

Tahmin edebileceğiniz gibi, bu yaşadığı ilk şiddet değildi kadının. Şişkin dudakları, moraran gözleri, uzuvları daha öncede görmüştü vücudunda. Evlendiği ilk günlerden itibaren. Sudan bahanelerle. Her bahaneyle. Adam için doğaldı, böyle bir ortamda büyümüştü. Anne babasını çok sık böyle görmüştü. Sıradan, olağan bir durumdu bu, adam için.

İkinci çocuğuna 4 aylık hamileydi, kendi annesinin evinde yerlerde tekme tokat dayak yerken. ‘Ne yapabilirdim’ dedi annesi. Bir anne için ne kadar acı bir söz. Hiçbir anne kızına bunu söyleyecek duruma düşmeyi hak etmiyor. Hiçbir anne kızını bir gün bu sözü söylemek için büyütmüyor.

Kafası acımasızca beton zemine her çarpılışında kendine bakarak ağlayan biri 3, diğeri 5 yaşında olan çocuklarıyla daha uzun yıllar yaşayacağını sandığını, oysa şimdi sonunun geldiğini düşünebiliyordu. Hiç eceli bu kadar yakınında hissetmemişti. Saklayamadı evine gelen komşusundan, yüzündeki morlukları, olanları O’na ağlayarak anlatırken.’

Nedense iki güzel insan, biri kadın diğeri erkek, hayatı birbirlerine zehir etmek için adeta yarışıyorlar. Ki onlar, bedenleri birbirlerine en güzel hazzı yaşatabilecek şekilde münasip yaratılmışlar ve birbirlerine armağan edilmişler. Ne büyük bir gaflet bu. Müteşekkir olmak bu olmamalı. Oysa evlenirken ne kadarda mutluydu hepsi. Somurtarak evlenen bir çift gördünüz mü siz hiç? Âşık değilseler  bile birbirlerini beğeniyor, birbirlerine sevgi sözcükleri söylüyorlardı. Sonra değişen neydi? Ne oluyordu da o mutlu insanlar, mutsuz, tatminsiz, hırçın insanlara dönüşüyorlar? Mutlu olmaları için her şeyleri vardı hâlbuki. Eşleri, çocukları, paraları, sağlıkları vs.. Birbirlerine zulmetmekten neden hoşlanıyorlar? Bu bitmeyen kin ve nefretin sebebi ne? Geçen her düğün arabasının ardından gelin için hüzünlenirdi kadın. O yolun mutsuzluk yoluna gittiğini iyi biliyordu. Bir gün kızı da binecekti o arabaya! Sizin kızınızda binecek!

Kadınlar mutsuz da erkekler mutlu mu? Değiller. Uyguladıkları bu zulüm, bu işkence erkeklere mutluluk getiriyor mu? Hayır. Mutsuz bir kadın erkeğini ne kadar ve ne zamana kadar mutlu edebilir? Bir yerde tıkanacak mutlaka. Tek başına mutluluk mümkün mü? Hayır. Dönüp dolaşıp gelecekleri yer evleri. Evinde mutlu olamayan hiçbir yerde ‘tam olarak’ mutlu olamaz. Bir yerlerde bir yanlış yapılıyor. Ne Halep’e yarıyor davranış biçimleri ne de Şam’a. Kendi elleriyle bindikleri dalı kesiyorlar. Bencillikleri gözlerini kör etmiş. Paylaşım. Sihirli sözcük bu. Her şey orada başlayıp orada bitiyor.

Kötü erkek, mutsuz kadın, mutsuz çocuklar, mutsuz toplum, dön başa, kötü erkek, mutsuz kadın… Kadınlar, kadınlık onurları ve çocukları için katlanıyorlar bu onursuz hayata. Sonra çocukları büyüyor, babalarını örnek alıp, aynı şekilde davranıyorlar kadınlarına, hatta ve hatta annelerine. Armut dibine düşer. İlk kez o zaman anladım, ne acınası bir açmazda olduğumu, oğlum bana babasının tavırlarıyla hükmetmeye çalıştığında. Kendi elimle büyüttüğüm çocuğum babasını model almıştı, bana karşı. Müdahale etmezsem yağmurdan kaçarken doluya tutulacaktım. O modeli yok etmeliydim bir an önce oğlumun gözünün önünden, daha fazla oğlumu kaybetmeden. O modele hayatımda yer vermeye devam ettiğim sürece oğlumun bana olan saygısını da kaybedecektim. Bunun olmasına asla izin veremezdim. Bütün yaşamım çocuklarımın üzerine kurulu iken buna izin veremezdim.

Bu kısırdöngünün bir kırılma noktası olmalı mutlaka. Bu ancak kadının kadına ve kendine sahip çıkmasıyla gerçekleşebilir. Annenin kızına, kızın anneye, kaynananın geline, gelinin kaynanaya, gelinin görümceye, görümcenin geline, kız kardeşin kız kardeşe, komşu kadının komşu kadına sahip çıkmasıyla.

Suskun birliktelik. Erkek kardeşliği. Bu genel suskunluk, duymadım, görmedim, söylemedim birlikteliği bozulmalı. Erkeklerin işine gelen bir birliktelik bu. Erkekler kazanılmış haklarını kaybetmemek için susuyorlar. Analarını, kız kardeşlerini, kızlarını hiçe sayarak. Peki ya kadınlar, kadınlar niçin susuyor? Tepkisiz kalarak, tepkisiz kalınmasını sağlayarak ‘karı koca arasına girilmez, kol kırılır yen içinde kalır, karışma vs.’ bu hükümranlığın devam etmesine çanak tutuyorlar, erkekler ve kadınlar, birlikte.

Eğitimli olan, eğitimli olmayan, akıllı olan, akıllı olmayan, saygın olan, saygın olmayan pek çok kadın hayatın pek çok  zorluğunu sırtlamanın yanı sıra dayak yiyor, her türlü aşağılanmayı yaşamak zorunda bırakılıyor. Gelinen bu noktada, bu yüzyılda utanç verici sayılmalı ama hala doğal karşılanıyor. Gerektiği kadar ‘neredeyse hiç’ yazılmıyor, çizilmiyor, dile getirilmiyor. Yokmuş, olmuyormuş gibi yutturulmaya çalışılıyor, kadınlar acı, sancı çekerken. Göz göre göre, göz yumuluyor olanlara.

Kızlarımızın, kız kardeşlerimizin kurtulması, oğullarımızın, erkek kardeşlerimizin bu vebali boyunlarında taşımaması için bu suskun birlikteliğin bozulması şart. Onlar dayak atmaya utanmıyorsa, biz bize dayak atıldığını söylemeye neden utanıyoruz? Utanması gereken biz değiliz ki! Dayağı atan utanmalı, yiyen değil. İnsan yanımız o kadar gelişkin ki ’erkeklere göre’ dayağı yiyen biz, onları koruyan, kollayan yine biz. Trajikomik, absürt, ironik. Konuşalım, paylaşalım. Paylaşmaktan korkmayalım ki yara deşilsin, aksın, boşalsın ve iyileşsin.

Böyle gelmiş ama böyle gitmemeli. Hatalarımızı görerek öğrenmeyi  öğrenmeliyiz. Bir gün kızıma annem gibi ‘Ne yapabilirdim ki!’ dememeliyim. Hiçbir anne kızına bu sözü söylemeyi hak etmiyor. Hiçbir anne kızını bir gün bu sözü söylemek için büyütmüyor. Kollarımı sıvamalı, önce kendime, sonra etrafımdaki kadınlara sahip çıkmalıyım. Yoksa kızımda dayak yiyecek, benim gibi, annem gibi, annemin annesi gibi ve diğer annelerim gibi. Sizde aynı şeyi yapmazsanız sizin kızınızda dayak yiyecek, sizin gibi, anneniz gibi, annenizin annesi gibi ve diğer anneleriniz gibi.

Annelerimizin ezikliğinin bedelini biz ödüyoruz. Bizim ezikliğimizin bedelini de kızlarımız ödeyecek, bizde seyirci olacağız. Sonra da ‘ne yapabilirdim’ diyeceğiz. İstediğimiz gerçekten bu mu? Bu eylemi annelerimiz gerçekleştirseydi bizim yapmamıza gerek kalmayacaktı. Biz yapmazsak, bu kötü mirası kızlarımız devralacak. Onlara büyük bir yük bırakacağız. Hiç değilse birkaç adım atalım, atalım ki kızlarımızın devam etmesi kolay olsun. Annelerimiz gibi ezik, tepkisiz ve köle olmadığımızı görsünler, görsünler ve bizimle onur duysunlar, övünsünler. Annelerimizde kendilerine göre büyük adımlar attı aslında. Kızlarının okumasını, aydın insanlar olmasını sağladılar, bir yandan kendi ezikliklerini sırtlanarak. Borçluyuz, annelerimize ve kızlarımıza. Bayrağı devraldığımızdan daha onurlu bir şekilde devretmeliyiz kızlarımıza.

Biz sustukça, tepki göstermedikçe onlar, o kan emiciler güçleniyorlar. Dayağa ve her türlü şiddete karşı durmalı, karşı durmayı öğrenmeli, öğrenince de  bilmeyenlere öğretmeliyiz. Önce kendimiz için, sonra kızımız, kızımızın kızı ve onların kızları için. Yasal haklarımızı öğrenmeli, öğretmeli, onları kendi silahlarıyla vurmalıyız. Bir çığlık duyduğumuzda hiç değilse telefonu almalı ve ‘ses duydum’ demeliyiz. Dur demeliyiz, buraya kadar. Buradan öteye geçemezsin. Burada benim sınırlarım başlıyor, demeliyiz.

Karşı çıkın size uygulanan her türlü şiddete. Başka çıkış yolu yok. Muhtaç olduğumuz kudret bizde zaten var. Yeter ki doğru yerde kullanalım.

Yorum yapın