Eğiten, öğreten, öğretmen.

*Okula başlatıyorsunuz çocuğunuzu, ilk yılı, ilk günlerden itibaren pek çok kez tokatlanarak dönüyor evine. Öğretmenin insafına kalmış çocuğu pohpohlamak ya da tokatlamak. İki seçeneğiniz var. Ya alttan alıp taviz vereceksiniz çocuğunuzun daha fazla tokatlanmaması için  ’çocuğunuzun fazladan bir tokat daha yememesi için ne kadar taviz vereceğiniz tamamıyla  size ve çocuğunuzun sizin için olan önemine kalmış!’ ya  da dikileceksiniz karşısına hesap soracaksınız.

Ben her ikisini de yaptım. Büyük çocuğumda ilk seçeneği, son çocuğumda ikinci seçeneği. İlki acemiliğime denk gelmişti, ikincisinde çıkardım acısını. İkinci seçenek çok daha etkili ve doğru olanı da o. Birincisinin de pek yanına bıraktığım söylenemez.

*Orta ikinci sınıftaki oğlunuz her gün neşeli geliyor okulundan. Yalnızca haftanın bir günü her gelişinde, cansız, bezgin, neşesiz dönüyor okuldan. 1,2,3, soruyorsunuz sonunda dayanamayıp. ‘Ne oldu, neyin var?’ Fen dersine giren hocası her ders bas bas bağırıyor, hayatının hıncını çocuklardan çıkarıyormuş meğer. Hayattan bezdiriyor çocukları. Moral sıfır. Ne yaparsınız? Ben de düşündüğünüzün aynısını yaptım. 

*Orta okulda dilbilgisinden oldukça başarılı olan oğlum lisede dilbilgisinden başarılı değil. Neden? Dilbilgisindeki terim adları değiştirilmiş. Sil baştan yeniden öğrenmesi gerekiyor dilbilgisini. Öğrendiğini silip yerine yeni bilgiyi oturtması çok daha zor ilk öğrenişinden. Hangi akla hizmettir bilmiyorum. Bu kadar gerekli mi bu terim adlarının değiştirilmesi? Bir çocuğu aynı şeyi iki kere öğrenmek zorunda bırakmak, kafasını karman çorman etmekle eşdeğer mi?

Öğrenemez mi,öğrenir elbet ama böyle köklü değişiklikler yapılırken çok hassas davranılması gerektiğine işaret çekmek istiyorum. Çocuklarımızın kafaları birilerinin oyuncağı olmamalı.

Tepkisiz toplumlar olduk ne yazık ki! Bizim kuşağımız kayıp kuşak. Bastırılmış, pıstırılmışız haliyle. 12 eylül çocuklarıyız biz. Çok doğal. Önümüze konanı kayıtsız şartsız kabulleniyoruz. Ama bundan çocuklarımız zarar görüyor. Bu kadarda tepkisiz olmamalıyız.

*Okumalı mı, okumamalı mı? Çaba gösterip bir üniversite bitiriyorsunuz, sizinle aynı yıl liseyi bitirip hemen işe başlayan herhangi biri sizden 4 yıl önce emekli olma hakkına sahip oluyor. Okumak mı avantajlı, okumamak mı? Durup düşünüyorsunuz.

Gittiğiniz kuafördeki bayan eleman birkaç sir ağda manevrasıyla sizin bir ayda aldığınız maaşı birkaç günde cebine indiriyor. Yine durup düşünüyorsunuz, ‘Okumakla iyi bir iş yaptım mı?’ ‘Çocuklarımı okumaları için teşvik etmeli miyim?’

Okumanın bir karşılığı yok ise sırf spor olsun diye mi okutacağız çocuklarımızı? Bunca emek, özveri ne için? İlkokul terk kuaför üniversite mezunundan daha çok para kazanıyor. Serbest piyasa ekonomisi. İş bilenin ekonomisi. 

Ekranlar akıl fukaralarının işgali altında. Görüntü var, ses yok. Seste var aslında ama söylediklerinin bir ehemmiyeti yok. Biz büyürken okumaktı teşvik edilen. Okumuşa saygı vardı, ayrıcalık vardı. Şimdi neyi örnek gösterip okumaya teşvik edeceksiniz çocuğunuzu?

Bir gün önce rektör, paşa, doktor, hocasın, bir gün sonra hapishanede. Anlat anlatabilirsen çocuğuna nedenini, nasılını! 12 Eylül dersin, bakar kalır, cunta dersin anlamaz. Ama kendi bir gün rektör, doktor, paşa, hoca olursa içeri girip girmeyeceğini bilmek ister elbet. Ne cevap vereceksin? Oku oğlum, oku kızım, doktor ol, paşa ol, rektör ol, hoca ol mu diyeceksin? Buna çocuklar bile güler!

‘Bir ülkenin geleceği, o ülke insanlarının alacağı eğitime bağlıdır.’ A. Einstein

*Büyükşehirlerde yaşayan çocukların yaşadığı çocukluk değil, maskaralık. Şimdiki çocukların bir iki saat yaptığı antrenmanı biz bütün gün doğal olarak, oyun şeklinde yaşıyorduk, spor olsun diye değil. İstop, yakan top, ebe, akşam ebesi, saklambaç, hava kararıp uyku saati gelene dek. Domatesin çekirdeği kırmızı, kırmızı, Ayşe bu sarayın yıldızı, yıldızı. Bir anda yıldız oluveriyordunuz. Ne oyunlar. Al eline bir dilim ekmek, fırla oyuna. Ara sıra ihtiyaç molası. Bütün gün oyun.

Annelerde rahat. Ayaklarının altında dolanan, yapma, etme diyecekleri çocuk yok, rahatça işlerini yapıyorlar. Oyun bitip eve geldiklerinde ise huysuzluk edecek mecalleri yok. Oyunla rahatladıkları için huysuzluk yapmalarını gerektirecek bir durumda yok ortada.

Çocuklar bizim küçültülmüş fotokopilerimiz değil. Onlar çocuk, çocukluklarını yaşamalılar. Bu onların en doğal hakkı. Sus, yapma, elleme, rahat dur sözlerinden çok hoşlandıklarını mı sanıyorsunuz?  Veriyoruz ellerine kitabı, oku. Oku demekle olsa. Olmuyor işte. Olduğu bu kadar. Ne ileri, ne geri. Aynı yerde sayıp duruyoruz yıllardır hiçbir ilerleme gösteremeden. Onca yatırım yapılıyor eğitime, bir arpa boyu yol alamıyoruz. Hayal gücü gelişmemiş, kendini tamamlayamadan büyümüş insanlar. Yaratıcı, üretken insanlar yetiştiremiyoruz. Çocuğun ihtiyacı olan kitap değil, oyun. Oyunla kişiliğini bulabiliyor çocuk. Geri, geri gitmemeli ayakları okula giderken çocuklarımızın. Orada dersin yanı sıra eğlencenin olduğunu da bilirlerse okula gitmek yerine anne babalarından habersiz parklarda vakit geçirmezler.

Acilen oyun alanlarına ihtiyacımız var. Belediyelere çok iş düşüyor bu konuda. Her sokakta bir oyun alanı, boş bir alan olmalı, düzenlenmeli. Sokak aralarında boş arsa mı yok? Ya da bazı uygun sokaklar araç trafiğine kapatılmalı. Çok mu zor? Bu yapılamıyorsa ki yapılmalı, okullarda son iki ders oyuna ayrılmalı, spor dersi adı altında. Bu çocukların bir şekilde rahatlatılması sağlanmalı, çok geç olmadan. Nasıl ders çalışmaları için okullar, sınıflar, sıralar oluşturuyorsak, oyun oynamaları, spor yapmaları içinde uygun alanlar temin etmeliyiz. Bunu yapmadığımız sürece verdiğimiz eğitimden bir fayda görmemeye devam edeceğiz. Okul yaptırmak için bağış yapanlar, oyun alanları için bağış yapmaz mı? Oraya da yazılabilir adları!

Çocuklarımızı çizgi filmlere, bilgisayar oyunlarına mahkûm ettiğimiz sürece karşımızda ne gibi mahlûkatlar yaratacağımızın hiçbir garantisi yok. Geleceğimiz onların ellerinde. Kendi kazdığımız kuyuya kendimiz düşmeyelim. Bizler yaşlı olduğumuzda onlar yönetiyor olacaklar bizleri.

Yorum yapın