Aşk
‘Aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, amor’ diye tanımlanıyor aşk Türkçe sözlükte. Yavan ve eksik ama en azından doğru bir tanım. Zaten tarifi yok ki aşkın. Tarif edilemez ki aşk, yaşanır. Olsa olsa bir parça ipucu verilebilir. Nedir, neler hissettirir, vs. Ama yaşanmadığı sürece tarifle asla, asla anlaşılamaz.
Şimdilerde bir kavram karmaşası yaşıyor aşk. Aşkın karşılıklı bir çekim olduğu, seks olduğu sanılıyor. Öyle değil işte. Gör, iste, yat, kalk, bunun adı aşk. Bunun adı aşk değil. Bunun adı cinsel istek. Herhangi bir hayvanda da gözlemleyebileceğimiz cinsel dürtü. Aşk belki de insanı hayvandan ayıran en güzel ve en yaşanası özellik.
Aşk inanın ki bu kadar basit değil. Aşk, o güzel şarkılardaki gibi aniden insanı vuran, yerlere çalan, bir çarpılma, bir deprem, bedenin binlerce kilometre altından hissedilen birkaç bin volt şiddetinde yüksek akım. Tanrının insana bahşettiği en büyük mutluluk. İnsanın yaşayabileceği duygusal hazzın en tepe noktası. Bu, insan hayatında her gün olmuyor, her gördüğünle de olmuyor. Senin dışında, sende gelişen bir duygu aşk. ‘Engel olsam’ desen olamazsın, ‘dozunu arttırsam’ desen arttıramazsın, tartısı yok, ölçeği yok aşkın. Başına buyruk, özgür, alabildiğine aşk. ‘Şuna âşık olayım’ desen, hiç olamazsın. Ismarlama değil, sipariş kabul etmiyor aşk. Güzelliği de burada zaten. Kendi gizemiyle yaşanması, yaşayabilene, tadabilene, hissedebilene! Ne mutlu âşık olabilene!
Ve ne mutlu bana. Şükürler olsun kadın olarak yaratıldığım güne. Bence Tanrı aşkı kadınlar için indirmiş yeryüzüne. Ve yazık erkeklere, bizimle aynı oranda aşkın duygusal hazzına ulaşamadıkları için. Aşka aşıktır kadın. Gece gündüz aşkla yaşar, aşkla solur aşık olduğunda gün 24 saat. Eli işinde, aklı aşkındadır kadının. Siz aşkından kendinden geçen, yataklara düşen bir erkek tanıdınız mı? Kadın için aşkı her şeyden önce gelir. Ama aşkını dile getiremez, getirmesine müsade edilmez. Ne gariptir ki, aşk konusunda yazan şairlerin, yazarların büyük bir çoğunluğu, hatta geneli neredeyse hepsi erkek. Sizce kadınların erkeklerden duyguları mı eksik yoksa yaratıcılıkları mı? Sanırım neden kadınların engellenmişlikleri, bastırılmışlıkları. Hangi kadın çıkıp ta ‘Ben aşık oldum, bu şiiri, bu kitabı yazdım.’, Diyebilme cesaretine, hakkına ve özgürlüğüne sahip veya sahipti? Ve ben bu hakka ne kadar sahibim?
Ben ilk kez 15 yaşında tattım aşkı. Bu defa 42 yaşında. Araya sıkışanlar sadece ilişki, aşk değil. Hani şu demin bahsettiğim, aşk sanılanlardan. 15 yaş aşkı ile 42 yaş aşkı çok farklı tabi. İlkinde ne olduğunu, neler olduğunu, ne için ve neyi istediğini bile bilmiyorsun, ikincisindeyse, ne istediğinin ve neler olduğunun, farkındasın.
İlk aşkımı yağmurdan kaçarken tanıdım. Aynı okulda iki üst sınıfta, 11. sınıftaydı. Daha önce hiç görmemiştim. Masum, güzel bir yüzü vardı. Tabi ki gözlerine vuruldum. Kız gibi utangaç, saygılıydı. Yağmurdan sığındığımız yerde, sebebini anlayamadığım ama tahmin edebildiğim bir heyecan, bir nabız atışı artışı hissettim onu görür görmez. Sadece gözlerimizle konuşup anlaştık onunla. O senenin sonuna kadar her teneffüs birbirimizi gördük, heyecanlandık, kalplerimiz küt küt attı ama hiç konuşmadık bile, konuşamadık. Sonra o yoluna, ben yoluma. Annesi bir iki işittirdi ‘Alayım seni oğluma’, Duymadım, yoluma gittim. Bana göre değildi, ilk gördüğünle evlen, bir ömrü çürüt.
O zamandan hissetmiştim geleceğimin alengirini. Sıradan bir yaşam tatmin etmezdi beni. Çizgi dışıydım hep. Sürünün dışında, sürüye yakın. Diğer yanımda da kurt sürüsü. Ben bıçağın keskin ucunda. O tarafa, olmadı, hop bu tarafa! Maceralı, eğlenceli. Farklı ve kendine özgü. Böyle olmaktan hoşnuttum. Kendi içimde fırtınalar estiren, ama asla dile getirilmeyen ufaklı tefekli aşklar hissettim ilk aşkımın sonrasında. Platonik, iç dünyamın aşkları.
15 yaşındayken o iki kelime konuşamayan genç kız, şimdi 2. aşkında tutkulu bir âşık. Oldukça büyük bir değişim. Hep yakın hissettim aşka, ilişkiye kendimi. Erkeklerden kaçmadım, hiçbir zaman. Bir çekim hissettiysem birlikte oldum, çekilmediysem, hissetmediysem yaklaşmadım, yaklaştırmadım. Âşık olanlar, sevenler, sevdiklerim, beğendiklerim oldu. Ama ölçüm hep ‘insan’ oldu. Ünü, şanı, şöhreti, sahip oldukları değil, sadece kendisi. Asla parası değil.
Üniversiteye başladığım ilk yıl, bir üst sınıftaki bir genç bana dut gibi âşık oldu. Ben âşık değildim ama çıkıyorduk. Güzel yeşil gözlü iyi bir çocuktu. Onunla sadece öpüştük. O zaman böyle değildi ki! Yatakta tanışmıyordu insanlar. Saygı vardı birlikte olunulan kadına. Tek merkezli değildi ilişkiler. Hayatınızı, mutluluğunuzu, bütün zamanınızı paylaşıyordunuz birlikte olduğunuz kişiyle, yatağınızı değil. Ufak ufak yakınlaşmalarda, tadı, tuzu, biberi oluyordu bu birlikteliğin. Şimdi değil ilişkiler, aşklar bile tatsız, tuzsuz, neşesiz. İyi ki o zaman yaşamışım aşklarımı.
O zamandan bu zamana aşka olan inanç azalmış gördüğüm kadarıyla. İnsanlar tereddüt ediyor aşkı yaşamak, âşık olmak için. Biri birine yaklaşınca altında art niyet arıyor, ‘Yok canım, ben mi?’ falan oluyorlar. ‘Aşık oldum, aşık olmanın art niyeti mi olur? Gel aşkımızı yaşayalım.’ Bile diyemiyorsunuz. Uzak, çekingen ve tereddütlü insanlar. ‘Almayım, kalsın’ diyorlar, inanılır gibi değil.
Bütün değerlerimizi kaybettik, Amerikan filmlerini izleye izleye. Aşkı unutturdular bize ucuz aşk filmleriyle. Aşkın dokunulmazlığını yok ettiler. O kadar çok önümüze getirdiler ki, sıradanlaştırdılar aşkı. Duyguyu kaldırdığınızda aradan nedir aşk? İki bedenin birleşmesi. Birbirine aşık olmayan iki oyuncu aşkı ne kadar anlatabilir? Sayelerinde aşk anlamını yitirdi. Çocuklarımızın kafası karmakarışık. Bizimkilerinde. Suyu çıktı ilişkilerin. ‘Filmlerde yaşanan başka, bizim değerlerimiz, gerçek aşk bambaşka’ Bile diyemiyoruz çocuklarımıza. Arada kalıyor yeni büyüyen gençlik. Pek çok hata yaparak.
O kadar âşıktı ki bana. Kendimi hala borçlu hissediyorum O’na karşı. Aynı şekilde karşılık veremediğim, O’nu terk ettiğim için. Çok yalvardı, onu terk etmemem için. Evlenmek istedi. 17 yaşındaydım ve hala kararlıydım ilk gördüğümle ömrümü çürütmemeye. Görecek günlerim vardı daha.
Ardından 3–5 beraberliğim oldu, kayda değen, değmeyen. Yalnız bir tanesinden çok hoşlandım. Masmavi gözleri, iri, şehvetli, öpülesi dudakları vardı. Geçen gün gördüm fotoğrafını, o dudaklar sönmüş, yok olmuş. İyi ki bolca öpmüşüm o zaman. Farklı bir şehirde öğrenciydi. Birkaç kez görüştük onunla. Ah’ımın ve aklımın kaldığı tek erkek, doyasıya göremediğim için. Sarı saçlarına beyazlar düşmüş, gözlerindeki ateş sönmüş, bambaşka biri. Benim hoşlandığım, fidan gibi bir çocuktu. Bu koca bir adam. İstemem, almayım kalsın. Ben değişmemişim gibi. Gerçi şimdi verseler o fidanı da almam.
Demek ki her şey zamanında ve yerinde güzel. Doğru ve güzel olan anı yaşamak, andan tat almak. Hissettiğin gibi ve coşkuyla.
Şu an âşık olduğum kişide yaşıma uygun bir adam ama benim için yeni bir adam, yeni bir coşku, yeni bir heyecan. Zamanında ve yerinde güzel olan. İlgimi çeken ne gözlerinin rengi, ne dudakları, ne de saçları. Bir bütün halinde hoşlanıyorum ondan. Ayrıntılara takılmıyor gözüm. İçim onu çekiyor, ona akıyorum için için. Varlığı beni mutlu ediyor, yanında olmaktan, ‘ah bir olabilsem’ onu düşünmekten hoşlanıyorum.
O zemberek, ben bir akrep, bir yelkovan, dolanıp duruyorum etrafında. Kör kelebeğin ateşe olan aşkı gibi. Ölümüne sevda. Her şey onu hatırlatıyor, unutmaya çalışıyor, unutamıyorum. Aklımdan çıkarmaya, belki unuturum diye yerine birilerini koymaya çalışıyorum, olmuyor, kimse tutmuyor yerini. Gözlerim onu arıyor yolda, izde, her yerde. Kalbim onu özlüyor. ‘Şurada çıkıverse karşıma’ diyorum. Ya da şurada. Şurada, şurada, şurada. Her köşe başında. Evden çıkarken, bir yere giderken hep O’na rastlamayı ümit ediyorum. Bir arkadaşıma giderken bile. O, arkadaşımı tanırmış gibi. O’da orada olsa diyorum, beni tanısa, anlasa. Bi anlasa.
Yanımda hep O. Gözlerim dalıyor hülyalı, hülyalı. Yakalanmamaya çalışıyorum, bilmeyen, anlamayan gözlere. Yüzümde gülücükler sonsuz, görmemesi gerekenlerden saklanması gereken. Onu öperken yakalıyorum kendimi, günde sayısız kez. Hiç öpemedim, öptürmedi, öpmek istiyorum. Dudakları ince kalın hiç fark etmez. İnce miydi? Hatırlamıyorum. Önemli de değil. Ben onu istiyorum. Bütün varlığını, bütün varlığımla.
Kıskançlık aşkın tadı, tuzu, biberi. Kıskançlık duyulmayan aşk, aşk değil bence. O’nun yanına yaklaşan, kuyruksallayan her dişi sineği bir arı olup sokmak istemek. Sevgilinize her kırıtışında ağzını cart diye yırtmak için inanılmaz bir istek duymak ama yapamamak. Önüne geçip, ‘Hop, sırada ben varım.’ Diyebilmeyi ölesiye istemek. O’nun senden daha çirkin, daha vasıfsız olmasını istemek, içindeki acıyı soğutmak için. Hele birde senden güzelse, ölümlerden ölüm beğen kıskançlıktan. Kıskançlık sonrasında sevgiliye buz gibi soğumak. Eriyik halindeki kalbini buza dönüştürmek. Tekrar ısınıp eriyeceği süreyi kalbine tanıyarak. Aşık olan kalp katılaşamıyorki! Birde bakıyorsun eriyivermiş. Kıskandı diye seven sevdiğinden vaz mı geçer?
Bir gün birini kıskanmamam O’ndan vazgeçtiğim anlamına geliyor benim için. Seven kıskanır. Seven sevdiğini paylaşamaz. Sevmenin doğasına aykırı sevdiğini kıskanmamak. Aşkın barometresi kıskançlık. Sevdiğim beni kıskanmalı ve ben sevdiğimi kıskanmalıyım. Kıskanmıyorsam anlarımki o aşk benim için bitmiştir ya da hiç başlamamıştır.
Yanımda bir erkek sinek gördüğünde sadece bakışları yetmeli bana olan kıskançlığını, içinde kopan fırtınayı anlayabilmem için. Kendime gelip toparlanmalı, apar topar uzaklaşmalıyım o erkek sinekten, O’nunla hiçbir şey yaşamadığımı, yaşayamayacağımı sevgilime anlatabilmek için. Sevgilimin içini rahat ettirebilmek için. ‘Ben sadece seninim’ Demek için. Aşk ve kıskançlık karşılıklı olmalı.
Aşkın ‘Karşılıksız olduğunda’ belki de en iyi özelliği ise belli bir süre ile sınırlı olması. Derdi veren Allah, tez elden dermanını da vermiş. Zaten vaktinden uzun sürse, adam toz duman olur. Uçar gider, duçar olur. Baki kalan ne var ki?
AŞK! Ne güçlü bir sözcük! Ne sihirli bir sözcük! Zikredildiği her yeri yeşertiyor, canlandırıyor.
AŞK! Gerçekten, ne güçlü bir sözcük! Ne sihirli bir sözcük! Zikredildiği her yeri yeşertiyor, canlandırıyor.
Teşekkürler AŞK! İçim çok rahat. Kalbim bir kuş gibi hafif ve özgür. Ve gerçekten çok şanslıyım. Bu mutluluğu tadabildiğim için.
AŞK! Ne güçlü bir sözcük! Ne sihirli bir sözcük! Zikredildiği her yeri yeşertiyor, canlandırıyor. Beni de yeşertti, canlandırdı, yüceltti. Teşekkürler AŞK!
Ve en büyük aşk, aşkların ötesi Allah aşkı.
aşka seçilmeden aşkı kim yaşayabilmiş ki.?
aşkı kim anlatabilmiş ki.?
ve her aşık kendi aşkına “şahittir” olabildiğince ve her aşık -kendinde- “yanlızdır” hissettikleriyle..
aşkı yaşamadan bilemezsin, yaşayıncada zor tarif edersin çünkü, aşk sana sunulandan fazlasıdır her zaman.. bu yüzden ki hasret kalırsın aşkına çoğu zaman..
aşk; aşık olduğunu sanmandan ötedir, bu yüzden ki zor tarif edilir_şhk
teşekkkür ederim, her dem aşkla kalmanız dileğimle..
sevgisiyle, sevgimle..