Evrenin Acısı

Hak yememek, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek. Eve lazım olanı camiye dağıtmamak ama lazım olandan fazlası varsa paylaşmak. Evrenden geleni evrene iade etmek, sonra geri dönüp sana gelmesini beklemek. Evreninin ritmine ayak uydurmak. Kimi zaman paranı, varlığını, kimi zaman ilgini, kimi zaman sevgini, kimi zaman zamanını paylaşmak. Doğadaki su döngüsü gibi. Doğaya verip doğadan geri almak. Aldığın sorumluluğu en iyi şekilde yerine getirmek. Doğanın dönüşümü için elinden geleni yapmak. Sana verilen hayatı yeni hayatlara dönüştürmek. Dönüştüğün hayatlara karşı sonuna dek sorumlu olmak, kaypak davranmamak. Hayata getirdiğin hayatı en  öncelikliler listesine kaydetmek.

Evrene ‘mutluyum, her şey yolunda’ gönderisini gönderirken aklında soru işaretleri olmamalı. Evindeki açken, hayat verdiğin hayat, sen tok olduğun için şükredemezsin. O sana muhtaçken sen onun yanında olmalısın, onun bunun yanında değil. Tek başına kurtuluş yok, asla. Döner gelir bulur seni bir köşe başında, mutlaka. Doğanın döngüsüne karşı gelen doğayı karşısında bulur, hiç beklemediği bir anda. İşin ters gider, sen daha neler olduğunu anlayamadan. Tepetaklak olur dünyan.

Sevgi sözcüklerini, sevginin sıcaklığını rafa kaldırıp, seksi otomatiğe bağlamak. Karşındakinden alacağını motorlu taşıtlar vergisiymişçesine almak. Aşksız, sevgisiz devinmek. Bittiğinde olduğun yerde sızıp kalmak. Alelade bir hayvan gibi. Sıradan, biteviye, sorgusuz, sualsiz. Seksi bir alışveriş meselesi olarak görmek. İlişkiyi sevgi üstüne değil de karşılıklı çıkar alışverişi zeminine oturtmak. Öpüp koklamanın, sevgiyi paylaşmanın yerine parayı koymak. Maddi olarak verdiklerinin karşılığı olarak seksi isteme hakkını kendinde görmek. Gerçekten paylaşıyorsan eğer, hayatını paylaştığın kadını hayat kadını konumuna düşürmek. Elindeki gülün her geçen gün biraz daha solduğunu görmek için çaba göstermemek. Solduğunda seninde koklayamayacağını görememek. İlişkiyi tazelememek, nefeslendirmemek. Başladığı günkü gibi devam ettiğini varsaymak. Aldım, benim, bitti, diye düşünmek. Sonsuza kadar bu şekilde devam ettirebileceğini düşünmek. Ne büyük bir gaflet!

Beni istiyor musun, benden istediğin nedir, hayatından memnun musun, benimle mutlu musun, benimle olmak seni mutlu ediyor mu, 15 yıl, 20 yıl önce tanıdığım kişi misin yoksa değiştin mi, değiştiysen seni ben mi değiştirdim, benim katkı payım nedir, bu değişim sana neler verdi, neler aldı, ben senin için, bu ilişkinin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi için ne yapabilirim ve en önemlisi de bu ve benzeri konularda sen ne düşünüyorsun? Kendi kendine sorabileceğin ise, ben hala bu soruları sorabilecek konumda mıyım? Yoksa o treni kaçırdım mı? Bu soruları sormaya hala hakkım var mı? Bunun için çok mu geç? Yada hala ‘aman canım sende, sormasam ne olur, eti de benim, kemiği de’ formatında mısın? Kolay gele!

Kaç ilişkide işler bu biçimde veya diğer biçimde sürüyor? Kaç ilişki sorgulanıyor yada sorgulanmıyor? Kaç ilişki mutlulukla yaşanıyor? Kaç ilişki evrene mutluluk sinyalleri gönderiyor ve bu sinyaller katlanarak onlara geri dönüyor? Evren mutluluğumuzdan mutluluk mu alıyor yoksa bitip tükenmez  mutsuzluğumuz karşısında evren de çaresiz mi kaldı?

Bizimle birlikte evrenin içi de mi kan ağlıyor? Bizim taşımakta zorlandığımız bu yük evrene de ağır mı geliyor? Biz sadece bir tanesini taşımakta zorlanırken evren binlercesini, on bin, yüz bin, milyonlarcasını taşıyor bağrında, içi burkularak. Bu yüzden mi kızgınlıklarını dışa vuruyor ara sıra? Taşıyor, köpürüyor, deprem oluyor, sel oluyor. Eriyor için için buzullarda. Kendini anlatmaya mı çalışıyor bize? ‘Siz mutlu olmazsanız bende mutlu olamıyorum’ demeye mi çalışıyor? ‘Benim yaşam gücüm bu, sizi mutlu olarak görmek, ancak böyle olduğunda varlığımı ve varlığımızı sürdürebilirim’ mi diyor?

Şimdiye kadar hep o bizi dinledi. Derdimizi, tasamızı, yaşadıklarımızı. Artık bizim onu dinlememizin zamanı geldi diye düşünüyorum. Kulak vermeliyiz evrene. Duymalı, hissetmeliyiz evreni, hissettiklerini. Mutlu sesler istiyor bizden. Mutlulukla çınlayan sesler. Ağlayış, yakarış, feryat seslerinden, sesli, sessiz çığlıklardan bıkmış, usanmış. Tıpkı bizim gibi, son raddesine gelmiş, dayanamıyor. Bitmeliymiş bu hengâme, keşmekeş. Öyle söyledi bana. Onu dinlerseniz size de söyleyecek aynısını. Bitmezse devam edemeyecekmiş artık. Kendi kendini, dolayısıyla da bizi yok edecekmiş, hiç istemeden.

‘Bu böyle bilinmeli’ diyor.

Yorum yapın