Hamarat
Büyürken, kendimden büyük ablalar için sık sık ‘hamarat’, ‘becerikli’ dendiğini duydum. Bir genç kız için aranan en önemli meziyetti hamarat olmak. Anlamadım neden böyle olduğunu. Büyüyünce, hamarat olmam gerektiği zaman anladım, ‘hamarat’ın neden bu kadar önemli olduğunu. Anneler oğullarına eş değil ‘kendileri gibi eşşek’ arıyorlardı. Kendi eşşekliklerinin hıncını alabilecekleri bir eşşek.
Ömürlerinin son yıllarında olsun biraz rahat edebilmek için bu fani dünyada. Haksız da sayılmazlardı hani. Çalışıyorlar, çabalıyorlar ucu yok, bucağı yok. Sonuç sıfıra sıfır, elde var yine sıfır. Yaşlanmış olmaları bir şey değiştirmiyordu. Aynı hizmet yine bekleniyordu onlardan. Evde, yatakta, mutfakta. Kadıncağızlarda, ‘hamarat’ bir gelin peşine düşüyorlardı çaresiz. ‘Yaşlandın, azıcık otur şurada’ diyen yoktu ki. Ne yapsın zavallıcıklar. Hem kendileri de aynı şekilde ‘hamarat’ gelin olmamış mıydılar? Böyle gelmiş böyle gidiyordu. Alan memnun, satan memnun.
O güzelim, sırım gibi genç kızlar, hamarat olduktan, gelin olduktan 3, bilemedin 5 sene sonra enine gelişim gösteriyorlar hep nedense. Hayata tutunmak için bir sebepleri kalmadığını anladıklarında bırakıyorlar kaslarını kendi haline, oluruna. Sarkıyor her bir yanları ayrı bir yere. Biçim değiştiriyorlar. Belki âşık oldukları, belki de sevdikleri, belki zoraki evlendirildikleri adamın kendilerinden beklentisinin babasının annesinden beklentisinden bir farkı olmadığını anladıklarında gözlerindeki parıltı sönüyor çok kısa sürede. Kendinden beklenenin hep hamarat olmak olduğunu anlayıp şaşırıp kalıyor biçare. ‘Mutsuzum’ diyemediğinden, içinde şişip kalıyor kendine bile söylemeye korktuğu şey. Şişiriyorlar kendilerini, insanlar mutsuzluğunun boyutunu anlasın diye. Gizli gizli anlaşma yapıyorlar iç benlikleriyle, yaptıkları anlaşmayı kendilerine bile itiraf etmeden. Cinsel olarak istenme eğrilerini en aza indirgeyebilmek için. Olabildiğince şişiriyorlar kendilerini. Şişir kendini, biraz daha şişir ki, daha az istenesin.
Bakın etrafınıza, evli kadınların yüzde kaçı şişman. Normal kilosunun üstünde. Koyun teşhisinizi. Bu kadın mutsuz. Ve anlayın artık bunda hepimizin katkısı olduğunu. Duvarı nem, insanı gam bitirir. Mutsuzluk yol arkadaşları. Bir yandan hamaratlık yapıp diğer yandan hayıflanıyorlar boşa geçen ömürlerine.
Kadın olmak, kadın olmanın yükü öyle zor gelmeye başlıyor ki, farkında olmadan kadınlıklarını reddiyorlar. ‘Kadın olmak yanı sıra bunca yükü getiriyorsa, ben kadın olmamayı seçiyorum’ diyorlar, içten içe, bir fısıltı halinde. Kendileri bile duymuyor söylediklerini. Ama derhal uygulamaya geçiriliyor emir. Bellerini, seslerini kalınlaştırıp, kadınsılığı bırakıp, erkeksi bir tavıra bürünüyorlar. Her fırsatta öne atıyorlar kendilerini, ben yaparım, ben ederim, ben de erkeğim edasıyla. Son aşamada cinselliğinizi yaşamayı da herhangi bir bahaneyle reddediyorsunuz. Bilmiyorlar ki bu açmazdan çıkış yok. Özünüze dönmedikçe, kadınlığınızı kabul etmedikçe kimliksiz kalıyorsunuz. Orta bir yerde. Ne erkek, ne kadın. Erkeksi kadın.
Dikiş makinesi icat ediliyor, kadınlar için oluyor. Eeee, sıkıcı iş nede olsa. Araba icat ediliyor erkekler için oluyor. Eeee, özgürlük nede olsa. bir zamanlar atlarda onların emrinde değil miydi? İşine gelen kendine, gelmeyen kadınlara. Bu benim hüsnü kuruntumsa, elektrikli aletler kadının, benzinliler erkeğin şeklinde de ayrım yapılmış olabilir iyi niyetle bakıldığında! Bulaşık makinesi, çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi, bilumum emek isteyen aletler kadının emrinde, araba erkeğin emrinde. Hatta bazen erkeğin kullandığı arabanın temizliği bile kadının işi olabiliyor, kadınına ve adamına göre.
Evde yemeği yapan kadın, aşçı olan erkekler. Yaptığı yemeği servis eden kadın, garson olan erkekler. Evde bulaşığı yıkayan kadın, bulaşıkçı olanda erkekler. Evde dikişi diken kadın, terzi olan erkekler. İş paraya çevrildiğinde erkeklerin, bedava yapıldığında kadınların. Sonrada ‘ne yapıyorsun akşama kadar’. Uyanık Avni’ler.
İşe gidip gelen, para getiren –erkek- akşam eve geldiğinde ayaklarını uzatma hakkına sahip. Hava bedava, su bedava, ekmek bedava. Hayatı bedavaya getirmek. Diyelim ki bir kulübede oturmuş bütün gün, bekçilik yapmış. Kadın evde bütün gün ayaklarını uzattığı için(!), bu hakkı ona sağlayan kocasına hizmet etmekle yükümlü tabi ki. Topla, kaldır, yerleştir, koy, iş kaçta biterse mesai o zaman biter. 11, 12, 1. Sonra uykuya. Ütüler bitmişse tabii. Az ye çok çalış ki adam adam olsun, sonra sana adamlık taslasın. Yapış yatağa, seril, her gün 5000 metre koşuyu kaç bünye kaldırabilir? Ertesi gün kaldır kendini kaldırabilirsen, üzerinden dozer geçmiş, başla, yine aynı terane. Karşılığı boğaz tokluğu ve çocuklarının sevgisi. Başka hiçbir şey!
Kadın işe mi gitmiş ki hafta sonu tatil yapsın? İşe giden dinlenecek, tekrar işe gidecek gücü toparlamak için. Memnun edilecek, her türlü. Sonra sana para getirecek, karnın doyacak. Çalış yavrum. Pişir, döşür, tempo. Emek mi verdin de emekli olasın? Kocan emekli, sen ona hizmetçi. Dayan aslanım, karnın doyacak. Emekli maaşı onun var, senin var mı? Önüne attığı kemiğe tav olacaksın, var mı başka çıkış yolun? Geberene dek aynı talim. Tempoda bir düşüş yok. İzin yok, rapor yok, hasta olmaya hiç hakkın yok. 40 derece ateşin olsa o çocuklar senin çocukların. ‘Ne yapıyorsun akşama kadar’ övgülerini dinleyerek.
Çalışıyorsan da ayrı bir dert. Kıyıda, köşede, onun bunun elinde kalıp ezilen mutsuz çocuklar ve yine zorlanan bir anne. Kadın için bir yandan iyi aslında. Bazı şeyleri talep edebilir, ‘Hadi oradan sende.’ diyebilir, en azından iş yerinde kafanı dinleyebilirsin. Emeklilik hakkında var, tabii o kadar yaşayabilirsen! Vaktinden önce çökmüş avurtlar, sert, kaskatı yüzler, yorgun vücutlar. Gereğinden fazla zorlanmanın ipuçlarını, göstergelerini yüzünüzde, bedeninizde taşıyorsunuz artık. Kocanızın yüzü dingin, canlı ve mutlu bir ifadesi var. 40 yaş üzeri eşlere bakın, sizde göreceksiniz benim gördüğümü. Bunlar uydurma değil, birebir yaşanan gerçekler. Abartmıyorum, bunlar birebir yaşanan gerçekler. Bakın etrafınıza ve görün. Arabada yan koltukta ağlayan o kadar çok kadın gördüm ki! Siz görmediniz mi? Daha dikkatle bakın o zaman.
Her türlü aşağılanmaya, hor görülmeye açıksın, güvencen ne ki? Öl dediği yerde ölecek, kalk dediği yerde kalkacaksın. Kime güvenebilirsin ki, ondan başka? Bir bakmışsın, tapındığın, Allah’ın o olmuş! O almış evindeki her eşyayı bir bir. Temizleme hakkı senin. Daha ne istiyorsun? Birde temizleyecek mi? Hâşâ. Sümme hâşâ. Var mı onda o göz? Buzdolabını o almış madem, karısı temizleyecek. Bugün, yarın ve daima. Son nefesine kadar o buzdolabını temizleme ayrıcalığı karısına ait. Diğer eşyalarını da. ‘Bunu bulamayan çok insan var, etrafına bak ta gör. Şükret, şükret ki aldım onu sana’ edasıyla. Sen bir kere al, o ömür boyu kölesi. İyi iş, iyi pazarlık. Tam bir bencil erkek mantığı. Karısını bunun için b e s l e m i y o r mu? Yaptıracak tabii. Çile bülbülüm çile.
Evin, mutfağın, banyon, tertemiz, pırıl pırıl olacak, ‘Olmazsa evinin temizliğini denetleyen bir komşun olur mutlaka.’, Bulaşıklar yıkanmış, yerleştirilmiş, çamaşırlar yıkanmış, ütülenmiş, yerleştirilmiş olacak, arayan bardağını, tabağını, çorabını, atletini temiz bulacak, alışveriş yapılıp yemekler hazırlanmış olacak, yetmezmiş gibi hafta sonu dâhil sabah 8’de başlamak kaydıyla her gün 3,5 posta 3 çocuğunu okula, dershaneye, spora götürmek için günde ortalama 70, 80 km yol yapacaksın, geleceksin, ödülün, ‘Ne yapıyorsun akşama kadar.’. Allah’tan kork!
Gel akşam, karnını doyur, iyisini önüne çek, istersen ‘Eline sağlık.’ De, istemezsen deme, lokantada eline sağlık mı diyorsun, orada da bastırıyorsun parayı, burada da, fark eden ne? Al kumandayı eline, o kanal senin, bu kanal benim dolaş dur, sonra canın çekerse seks hizmeti al, istemezsen alma, ardından ver elini uyku. Bundan iyisi Şam’da kayısı.
Sen bütün bunları her gün yerine getirmekle yükümlüsün. Karşındakinin ise böyle bir yükümlülüğü yok. Bugün 5 getiriyorsa yarın 1 getirebilir. Olana boyun eğmek, olduğu kadarıyla idare etmek, hatta O’nun izin verdiği kadarıyla yetinmek zorundasın. ‘5 yerine 15 isterim’ deme hakkına sahip değilsin. Bütün bunların karşılığı ise senin ve çocuklarının boğaz tokluğu. Yineliyorum, izin verildiği kadarıyla. Yaşamsal kararlarda en ufak bir söz hakkın dahi yok. Ne alınmış, ne verilmiş, nereye ne gitmiş, bilmesen de olur. O biliyor ya! 20 yılda bir kez alabildiğin bir adet çizme, 5, 6 yılda bir alınan bir adet palto, en az 5 yıl sonra aldığın bir ev terliği için ‘Sen niye aldın?’ söylevi.
Sana sunulan tek eğlence şekli yatakta. Onca yorgunlukla yatakta olmayı ne denli eğlence sayıp saymadığın ise tümüyle sana kalmış. Sen eğlenmesini bilmiyorsan adam daha ne yapsın?
Benzer örneklerle çok karşılaştım hayat yolunda. Orada, şurada, burada. Karısına ‘Senin kuaför paranı ben mi vereceğim.’ Diyen bir koca görmüştüm mesela. Ben utanmıştım onun adına, kadın olduğum için. Bana söylenmişti, ‘O 5 lira nasıl kazanılıyor biliyor musun, hiç kazandın mı?’. Kimin söylediğini söylememe gerek yok sanırım. Dükkân sahibim kirayı ertelediğimde söylemişti ‘Benim o dükkânı nasıl aldığımı biliyor musun?’. Bu sözleri söyleyen bilgisayar mühendisliğinde hoca. Kocama şükretmiştim ondan bu sözleri duyduğumda. Karısının yerinde olmayı asla istemezdim. Kuaför dertlisi olan da iki çocuklu, karısı çalışmayan, iyi kazanan bir esnaf.
Kölelik sizce de kaldırılmış mı? Sahi, bu yıl köleliğin kaldırılışının kaçıncı yılı? Bu anlattıklarım sizce kölelik değil de ne? Kula kulluk etmek. Kadınlar kan ağlıyor! Sesimi duyan var mı?